Kanlıca Yolculuğum
Bulutlu ve serin bir sonbahar günüydü. İkindi güneşi, gri bulutların arasından zaman zaman süzülüp yol kenarındaki kavakların sararmış yapraklarına kısa ömürlü bir parlaklık veriyordu. Yaklaşık bir saatlik yolculuğun ardından Eğrekkaya Barajı’na ulaştım. Arabadan iner inmez toprağın ve ıslak yaprakların kokusu yüzüme çarptı. İnsanın içine işleyen, mevsimin kalbinden gelen bir kokuydu bu. Gökyüzü gri bir örtüye bürünmüş, yağmur ince ince çiseliyordu. Suyun yüzeyinde halkalar oluşturup sonra sessizce kaybolan damlalar, barajın dinginliğine dokunmadan geçip gidiyordu.

Etrafı saran orman, sisin içinde kayboluyordu. Çamların koyu yeşiliyle meşelerin sarısı birbirine karışmış, rüzgâr her estiğinde yağmur taneleri yapraklardan aşağı süzülüyordu. Uzaklardan, barajın karşı yamacından bir karga sesi yankılandı; ardından sessizlik yeniden hâkim oldu. Bu sessizlik, doğanın kendi nefesi gibiydi; zamanın ağırlaştığı, düşüncelerin berraklaştığı bir andı sanki.

Ormanın içine adım attıkça toprak daha yumuşak, hava daha nemli hale geldi. Her adımda botlarımın altına yapışan çamur ve yapraklar, sonbaharın somut bir hatırası gibiydi. Kanlıca mantarlarının peşindeydim; ama bu arayış, yalnızca bir mantar bulmaktan fazlasına dönüşmüştü. Yağmurun altındaki orman, insana sabrı ve sessizliği yeniden hatırlatıyor; her çiseleyen damlada dünyanın yavaşça dönmeye devam ettiğini fısıldıyordu.
Ormanın içinde saatler geçti, çam iğnelerinin arasında yürürken gözüm her seferinde başka bir renge, başka bir ize takıldı ama aradığım kanlıcalara rastlayamadım. Yağmur, toprağı biraz daha yumuşattı; ayak izlerim hızla silindi. O an fark ettim ki, doğa insana her zaman bir şey vermez ama her defasında bir şey öğretir. Mantar bulamadım, fakat sessizliğin içindeki huzuru, toprağın sabrını ve yağmurun insana kattığı dinginliği buldum. Barajın kenarına geri dönerken, biraz alıç topladım.
Sepetimde biraz alıç ve bir tane çayır mantarı ile eve dönmek üzere yola koyuldum.

